ZİHNİMDEKİ SAKIZ: TAKINTILAR (OBSESYONLAR)

İnsan, doğal olarak çevresinde ve kendi iç dünyasında olan biten her şeyi anlamlandırmak ister. Kimse anlam veremediği, algılayamadığı bir durum içerisinde olmak istemez. Hele hele kafamızın içinde dönüp duran ‘saçma sapan’, hiç kimseye anlatamadığımız, bizi utandıran veya aşırı derecede kaygılandıran düşünceler varsa, hayat iyice zorlaşır. Kişi bu duruma bir anlam veremez. Daha da kötüsü derdini de kimseyle paylaşamaz. Obsesif-Kompulsif Bozukluk denilen, Tükçeye ise ‘Takıntı Zorlantı Bozukluğu’ olarak da geçen bu rahatsızlık aslında iç dünyamızda yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunun işaretidir.

Hemen hepimizde hafif şiddette bu tür düşünceler olabilir. Kimimiz merdiven sayarız, kimimiz yerdeki çizgilere basmayız, kimi hep belli bir basamağı atlarken kimi de kapıyı kilitledim mi kilitlemedim mi diye sürekli düşünür durur.

Bu durum, bir düşünce ya da duygunun mantıklı çabayla bilinçten uzaklaştırılamayarak ısrarlı biçimde var olmasıdır. Kişinin zihnine irade dışı gelen, kişiyi tedirgin eden, egoya yabancı, kişinin bunların saçma olduğunu bildiği halde iradesiyle uzaklaştıramadığı, inatçı bir şekilde tekrarlayan, kişinin zihnine sakız gibi yapışan sembol veya dürtülerdir. Mantığa ve görüşlerine de aykırıdır.

Bu tür takıntılı düşünceler zihinden kovmakla gitmez. Adeta gücünü sizin direncinizden alır. Yani siz bu düşüncelere ne kadar direnirseniz, bu düşünceler de o kadar kuvvetli bir şekilde karşılık verir. Dolayısıyla insan kendisini bir kıskaç altında hisseder. Ne yapsa bu düşüncelerden kurtulamaz. Bu düşünceleri nötralize etmek için, yani bu düşüncenin verdiği kaygıdan kurtulmak içinse bir takım davranışlar sergilemek zorunda hisseder kendini. Bu davranışlara da kompulsiyon denir. Örnek verecek olursak; kapıyı kilitlediği halde sürekli olarak zihninde kapıyı kilitledim mi, kilitlemedim mi gibi bir düşünce döner durur. Bu nedenle bu kaygıdan kurtulmanın tek yolu vardır; gidip kapıyı kontrol etmek. Bu davranış, istenmeden de olsa, zorunlu olarak pek çok kez olabilir. Ancak kapıyı kontrol ettiğinde bu kaygıdan kurtulur, fakat yine aynı düşünce yanı başında belirir.

Bir başka örnek; temiz olduğunu bildiği herhangi bir şeye dokunduğunda elinin kirlendiğini düşünerek (saplantı) kişinin birçok kez el yıkama zorunluğunu hissetme­si, tutkulu biçimde birçok kez elini yıkaması; abdest alırken gelen Tanrı’ya küfür düşüncele­ri (saplantı) yüzünden kişinin abdestini birçok kez yeni baştan almak zorunda kalması (zorlantı) gibi. Kişi, saplantılarının aklına gelmemesi ya da zorlantılı hareketleri yapmamak için kendini zorlar; fakat zorladıkça istenmeyen düşünceler gene gelir, istenmeyen hare­ketler tekrar tekrar yapılır.

HER ŞEYİ KONTROL EDEMEZSİNİZ

Bu tür düşüncelere sahip insanların büyük bir kısmında aşırı kontrolcü bir bakış bulunmaktadır. Bir işi yaparken aşırı ayrıntıcıdırlar ve her şeyin dört dörtlük olmasını isterler. Çok titiz ve düzenlidirler. Yapılan işlerde adeta kusursuzluk ararlar. Aşırı kuralcı ve kontrolcü olan bu kişiler için olayların ya da planlanan işlerin istedikleri mükemmellikte olması adeta felakettir. Kuralları son derece katı, ahlaki değerleri ise hiçbir esneklik göstermeksizin cezalandırıcı niteliktedir.

Bu takıntılı düşünceler de kişiyi işte tam on ikiden yani en ahlakçı ve kuralcı olduğu yerden vurur. Dindar kişiyi namazda yakalar, eşine sadakat konusunda en küçük bir tereddütü olmayan bir kişinin zihnine ise çeşitli kadınlarla ilgili cinsel fanteziler olarak belirir. Annesine olan düşkünlüğüyle bilinen bir kişide ise annesini öldürme korkusu şeklinde ortaya çıkabilir. Bütün bu düşünceler kişiye son derece büyük bir acı verir. Ve yine aynı kısır döngü; düşüncelere direnme, direndikçe düşüncelerin de kuvvetlenmesi.

Obsesif Kompulsif bozukluk kişinin yaşam kalitesini inanılmaz derecede düşüren bir rahatsızlıktır. Ne hazindir ki kimileri bu ‘saçma’ düşüncelerini birileriyle paylaşmaktan korkar. Çünkü ‘deli’ damgası yemekten korkarlar.

Hasta bunları kabul edemez; mantığına, görüşlerine, ahlâk anlayışına, inançlarına ters bulur. Bu düşüncelerden kurtulmaya çalışır. Fakat her­hangi bir düşünceyi atmaya çalışmak, ister istemez o düşünceyi kafada yaşatmaktır. Çaba­ladıkça artar, sıklaşır ve hasta çok bunalır.

Saplantı-zorlantı bozukluğu genellikle süreğen, direngen (inatçı) bir hastalıktır. Baş­langıçta hastalar saplantılarını, zorlantılarını gizlemeye çalışırlar. Bunları kendileri anlam­sız, gereksiz buldukları için belli etmemeye çalışırlar. Kendi çabaları ile yenebileceklerini düşünürler. Yıllarca çabaladıktan sonra hekime başvururlar. Belirtiler arttıkça ve yayıldıkça hastanın yaşamı kısıtlanır, verimi düşer, çevresindekiler bıkar ve ancak böyle bir durumda hekime başvururlar. Hekime geldiklerinde çoğu artık iyice süreğenleşmiştir. Araya panik, çökkünlük gibi bir bozukluk girerse hekime başvurma daha erken olabilir. Saplantılar ve zorlantılar arttıkça hastanın uyumu bozulur; işine bakamaz. Çevresi ile ilişkilerini sağlıklı yürütemez.

BELİRTİLER

  1. Kimi zaman zorla ve istenmeden geliyor gibi yaşanan, çoğu kişide belirgin bir kaygı ya da sıkıntıya neden olan, yineleyici ve sürekli dü­şünceler, itkiler ya da imgeler.
  2. Kişi, bu düşüncelere, itkilere ya da imgelere aldırmamaya ya da bun­ları baskılamaya çalışır ya da bunları başka bir düşünce ya da eylemle yüksüzleştirme (bir zorlantıyı yerine getirerek) girişimlerinde bulunur.
  3. Kişinin takıntısına tepki olarak ya da katı bir biçimde uyulması gere­ken kurallara göre yapmaya zorlanmış gibi hissettiği yinelemeli dav­ranışlar (örn. el yıkama, düzenleme, denetleyip durma) ya da zihinsel eylemler (örn. dinsel değeri olan sözler söyleme, sayı sayma, sözcük­leri sessiz bir biçimde yineleme).
  4. Bu davranışlar ya da zihinsel eylemler, yaşanan kaygı ya da sıkıntıdan korunma ya da bunları azaltma ya da korkulan bir olay ya da durumdan sakınma amacıyla yapılır; ancak bu davranışlar ya da zihinsel eylemler, yüksüzleştireceği ya da korunulacağı tasarlanan durumlarla gerçekçi bir biçimde ilişkili değildir ya da açıkça aşırı bir düzeydedir. Not: Küçük çocuklar bu davranışlarının ya da zihinsel eylemlerinin amaçlarını dile getiremeyebilirler.
  5. Takıntılar ya da zorlantılar kişinin zamanını alır (örn. günde bir saatten çok zamanını alır) ya da klinik açıdan belirgin bir sıkıntıya ya da toplumsal, işle ilgili alanlarda ya da önemli diğer işlevsellik alanlarında işlevsellikte düş­meye neden olur.
  6. Takıntı-zorlantı belirtileri, bir maddenin (kötüye kullanılabilen bir madde, bir ilaç) ya da başka bir sağlık durumunun fizyolojiyle ilgili etkilerine bağla­namaz.
  7. Bu bozukluk, başka bir ruhsal bozukluğun belirtileriyle daha iyi açıklana­maz (örn. yaygın kaygı bozukluğunda olduğu gibi aşın kuruntular; beden algısı bozukluğunda olduğu gibi dış görünümle aşırı uğraşma; biriktiricilik bozukluğunda olduğu gibi sahip olduklarını elden çıkartmakta ya da onlar­la ilişkisini kesmekte güçlük çekme; trikotillomanide [saç yolma bozuklu­ğu] olduğu gibi saçını yolma; deri yolma bozukluğunda olduğu gibi derisini yolma; basmakalıp davranış bozukluğunda olduğu gibi basmakalıp davra­nışlar; yeme bozukluklarında olduğu gibi törensel yeme davranışı; madde ile ilişkili ve bağımlılık bozukluklarında olduğu gibi maddeleri ya da kumar oynamayı düşünüp durma; hastalık kaygısı bozukluğunda olduğu gibi bir hastalığının olduğunu düşünüp durma; cinsel sapkınlık bozuklukiannda olduğu gibi cinsel itkiler ya da düşlemler; yıkıcı bozukluklarda, dürtü de­netimi ve davranım bozukluklarında olduğu gibi dürtüler; yeğin depresyon bozukluğunda olduğu gibi suçlulukla ilgili düşünsel uğraşlar; şizofreni açt- iımı kapsamında ve psikozla giden diğer bozukluklarda olduğu gibi dü­şünce sokulması ya da sannsal uğraşlar ya da otizm açılımı kapsamında bozuklukta olduğu gibi yinelemeli davranış örüntüleri).

Beynin davetsiz misafiri: Takıntı[1]

Takıntı, insan zihninin düşman başına özelliklerinden bi­ridir. Aklımıza bir düşünce veya hayal gelir, oturur, bir türlü oradan kalkmaz. Ne yaparsak yapalım, o düşünce veya hayal oradadır. Kafa bozuk plak gibi takılır kalır aynı yerde. Frenkler takıntıya obsesyon derler. Obsesyon saplantı ke­limesiyle de Türkçe’ye çevrilebilir. Net bir tarif yaparsak, obsesyon veya saplantı/takıntı:

  • İstenmeden gelen,
  • Sıkıntı verici,
  • Tekrarlayıcı ve sürekli düşünce, dürtü veya hayaldir.

Kimine kir­lendiği hissi gelir, mutlaka gidip temizlenmek ihtiyacı duyar. Kiminin kafasına, çocuğuna zarar vereceği endişesi saplanır. Kimi aklında dolaşan günah düşüncelerden kurtulamaz. Ör­nekler çoğaltılabilir. Dikkat ederseniz bu düşünce, dürtü ve ha­yaller daima istenmeden gelir, sıkıntı vericidir, tekrarlayıcıdır.

Kişinin takıntısı doğrultusunda yaptığı ve kendini alıko­yamadığı eylemlere ise kompülsiyon deriz. Kompülsiyon, ‘zorlantı’ kelimesiyle Türkçeleştirilirse de anadili Türkçe olan insanlara bu kelime herhalde pek mana ifade etmez. Yine de daha iyisi türetilene kadar kompülsiyon veya zorlantı keli­melerinden birini kullanmak dışında çaremiz yok.

O halde, mesela insanın aklına kirlendiği düşüncesinin gel­mesi takıntı, gidip ellerini yıkaması kompülsiyondur. Allah’a küfür etmeye mâni olamamak takıntı, tövbe etmek kompülsi- yondur. Çocuğunu kaldırıp camdan atacağını düşünmek takın­tı, cam kenarlarından uzak durmak kompülsiyondur.

Özetle kompülsiyonlar öyle davranışlardır (veya dua et­mek vs. türünden zihinsel eylemlerdir) ki:

  • Takıntıya cevap olarak gerçekleştirilir.
  • Kişi kendisini bu davranışları yapmaktan alıkoyamaz.
  • Tekrarlayıcıdır. (Defalarca el yıkanır, sürekli zemin ve­ya priz kontrol edilir, yedi veya yedinin katları kadar estağfu­rullah denir.)
  • Genellikle katı biçimde, hatta merasim katılığıyla uygu­lanır. (Belli şekilde belli sayıda el yıkanır, belli sayıda tövbe edilir, priz kontrol edilip deftere tarih ve saat düşülerek not alınır.)

Yukarıdaki örneklere bakan pek çok okuyucu büyük ihti­malle “Aa, bende de bu takıntı var” demiştir. Evet, insanla­rın büyük bölümünde irili ufaklı pek çok takıntı vardır. Ama bir kişinin ‘takıntı hastası’ olduğunu söyleyebilmek için, ta­kıntıların rahatsız edici boyutta olması gereklidir. Mutlaka hepimizin çevresinde her şeyden pek çabuk iğrenen, sık el yıkayan bir anne, ağabey, komşu, arkadaş bulunur. Bu kişile­rin hepsi hasta mıdır? Elbette değildir. Ama verdiğim örnek­lerde görüldüğü gibi takıntı kişiye acı veriyorsa veya işine, gücüne, okul başarısına, insan ilişkilerine zarar veriyorsa o zaman ortada ‘takıntı hastalığı’ var demektir. Takıntı hastalı­ğına bilim dilinde obsesif kompülsif bozukluk denir.

Takıntının Envai Çeşidi

Sık gördüğümüz takıntıları şöyle özetleyebiliriz:

  • Bulaşma takıntıları: Pislik, mikrop, meni, idrar… gibi maddelerin bulaşmasından korkma.
  • Şüphe takıntıları: Kapıyı kapattığından, fişi çektiğin­den, namazı doğru kıldığından vs. emin olamama.
  • Bedenimizle ilgili hastalık takıntıları: Ölümcül has­talıklara yakalandığı hissinden kurtulamama.
  • Düzen ve simetri takıntıları: Eşyaların düzenli ve si­metrik olmamasından aşırı rahatsızlık duyma. Panto­lonun ütü çizgisi jilet gibi olmadığında huzursuzluk hissetme…
  • Saldırganlık takıntıları: “Çocuğumu camdan atar mı­yım? Kadınlara saldırır mıyım?” şeklinde çevredekilere zarar vermekten korkma.
  • Cinsel takıntılar: Namazda akla erotik görüntülerin gelmesi, olmadık insanlarla erotik görüntüleri gözü­nün önünden uzaklaştıramama…
  • Dini takıntılar: Allah’a küfür etme, Allah var mı yok mu sorusundan kurtulamama, günah şeyleri yapma ar­zusuna mâni olamama…
  • Metafizik takıntılar: “Ben ben miyim? Ruh nerede­dir? Yıldızların ötesinde neler var? Bugün bugün mü yoksa yarın mı, dün mü? insanlar hayal mi gerçek mi?” gibi sorulardan kurtulamama.

Sık karşılaştığımız kompülsiyonlar (zorlantı) ise şunlardır:

  • Kontrol kompülsiyonları: Yoldan dönüp kapıyı kapa­tıp kapatmadığını kontrol etme, evden çıkmadan ön­ce prizleri defalarca denetleme…
  • Yıkama kompülsiyonları: Tekrar tekrar el yıkama, banyo yapma, evi temizleme, gıdaları yıkama…
  • Sayma kompülsiyonları: Plaka numaralarını toplama, yoldan geçen arabaları sayma, gömleklerin düğmeleri­ni sayma…
  • Sorma-anlatma kompülsiyonları: “Ne dedin bir daha söyle? Sana para verdim mi söyle?” şeklinde sorular…
  • Dua etme kompülsiyonları: Aynı duayı, besmeleyi, tövbeyi defalarca tekrarlama.
  • Simetri ve düzen kompülsiyonlan: Yürürken çizgile­re basmama. Paraları Atatürk resimleri üst üste gele­cek şekilde istifleme. Kalkıp duvarda eğri duran tablo­yu düzeltme….
  • Biriktirme kompülsiyonlan: Hiçbir eski eşyayı ata­mama, dışarıda ne bulursa alıp eve getirme, evi çöp eve dönüştürme…

Saplantı-Zorlantı Bozukluğu (Obsessive-Compulsive Disorder)[2]

Saplantı (obsession) istenç (irade) dışı gelen, bireyi tedirgin eden, benliğe yabancı (ego-dystonic), bilinçli çaba ile kovulamayan, inatçı biçimde yineleyen düşüncelerdir. Zorlantı (compulsion) ise çoğu kez saplantılı düşünceleri kovmak için yapılan, istenç dışı yinelenen hareketler’dir. Örneğin, temiz olduğunu bildiği herhangi bir şeye dokunduğunda elinin kirlendiğini düşünerek (saplantı) kişinin birçok kez el yıkama zorunluğunu hissetme­si. Tutkulu biçimde birçok kez elini yıkaması; abdest alırken gelen Tanrı’ya küfür düşüncele­ri (saplantı) yüzünden kişinin abdestini birçok kez yeni baştan almak zorunda kalması (zorlantı) gibi. Kişi, saplantılarının aklına gelmemesi ya da zorlantılı hareketleri yapmamak için kendim zorlar; fakat zorladıkça istenmeyen düşünceler gene gelir, istenmeyen hare­ketler tekrar tekrar yapılır.

Tarihçe

Saplantılar ve zorlantılar insanlık tarihi kadar eskidir. Çok eski din kitaplarında dü­şünce saplantılarına ve hareket zorlantılanna işaret eden davranış örnekleri bulunmaktadır. Kaldı ki dinsel ve büyüsel törenlerin kaynağında büyük oranda obsesif-kompulsif nevrozdakine benzer savunma düzeneklerinin işlediği görülür. Buna ileride gene döneceğiz.

Shakespeare’in Makbet’inde obsesif-kompulsif nevrozun klasik bir örneğim görürüz. Lady Makbet’in etkilemesi ile kocası Makbet, kral Duncan’ı öldürür. Bundan sonra Lady Makbet’de el yıkama hastalığı başlar. “Arabistan’ın bütün kokulu sabunlan getirilse bu elin kirleri temizlenemez” der ve sürekli ellerini yıkar.

  1. yüzyılın başlarında Fransız ruh hekimi Pierre Janet fobileri, saplantı ve zorlantıları bir başlık altında topladı ve buna “psikasteni” adını verdi. Janet’ye göre psikas­teni bireyde istenç (irade) zayıflaması sonucu ortaya çıkıyordu. Freud, fobilerdeki ruhsal neden ve düzeneklerin obsesif-kompulsif bozukluklardaki ruhsal nedenlerden ve psikodinamik düzeneklerden farklı olduğunu görerek fobik nevrozla obsesif-kompulsif nev­rozu ayrı rahatsızlıklar olarak inceledi. Obsesif-kompulsif nevrozun psikodinamiği ve ruh­sal kökeni hakkındaki çağdaş görüşler Freud tarafından geliştirilmiştir. 20. yüzyılda öğ­renme kuramları ile de obsesif-kompulsif nevroz etiyolojisine ve sağaltımına önemli katkı­lar sağlanmıştı. 20. yüzyılın sonlarına doğru bu hastalıkta önemli kalıtımsal-nörobiyolojik etkenlerin olabileceğine ilişkin veriler elde edilmeye başlanmıştır. Bunlar ileride açıklana­caktır.

Tarihçe[3] : Histeri, Mani ve Melankoli Eski Devirlerden beri gayet iyi tanım­lanmışlardı. Yeni Devirlerde Edebiyat ve San’at, obsesyon ve kompülsiyonları, bizlere bilim adamlarından evvel tanımladı.

Samuel Taylor Coleridge, 1798’de ‘Ancient Mariner’ (Eski Gemici) adlı şiir­inde şöyle diyor:

“… Since then at on uncertain hour, that agony returns:

And ’til my ghostly tale is told,

This heart within me burns..’

Şair, ‘ghostly tale’ her ne acayip bir obsesyonel konu, söz, inanç idiyse, o icra edilinceye kadar içindeki kalbinin’ yandığından’ yakınıyor. Bu ‘tedirginlik’, ge­nellikle bir süje’de hipnoz sonrası gözlenir.

Esquirol (1838), obsesif şüphelenmeyi ‘monomanie resonnante’i (yankılanan tek-mani) olarak isimlendirdi. Falret, daha sonraları aynı rahatsızlığı ‘maladie du doute’ (şüphe hastalığı) olarak nitelendirdi.

Fransız psikiyatrı Morel (1861), obsession terimini ilk kullanan kişidir.

Nöro-psikiyartist Westphal (1878), obsesyon’u şöyle tarif etmişti: “..hastanın arzusuna karşı beliren ve giderilemeyen…duyumsal bakımdan anormal gibi gö­rünen fikirler..”

Freud, 1895’den itibaren ‘obsesif semptomlar’ ve onların dinamikleri hakkın­da konuşmaya başladı.

Pierre Janet (1903), ‘psychastenia’ adını koyduğu klinik entite’de fobik ve obsesif-kompülsif semptomları aynı hastada tarif etti, bunda Histeri dışlanmıştı.

DSM-I (1952), fobi ve obsesyon’ları ayrı klinikler halinde yeni bir klasifikasyon sistemine resmen kaydetti.

Obsesif-kompülsif tip ‘savunma’lar, intra-psişik bir patern olarak genellikle kişilik yapısı içine girerler ve karak­ter savunmaları’nı teşkil ederler. Yani, doğuş ve dinamik noktalarından, Obsesif-kompülsif nörotik semptom­larına eşdeğerdirler (equivalents). Bu itibarla bunlara karakter nörozu denir ki, tedavileri çok zordur.

Karakter Nöroz’u, karakter savunma mekanizmalarının ve karakter kişilik öğelerinin abartılmış bir şekilde sergilenmesidir. Birey bu sonuca erişti­ğinde, Nöroz’un esas karakterlerinden biri olan ‘kendini bozguna uğratma’ (self- dejeat) görülür. Kişi şu soruyu kendine sorar durur, “bu semptomların bana fay­dası ne?’.

Karakter Analizi, bir kişi’nin ‘kişilik savunma öğelerinin’ sistemli bir şekilde psikoterapötik araştırılmasıdır. Çalışma şekli, diğer nörozlarda oldu­ğu gibidir. Klinik belirtiler, kişinin yapısıyla ego-syntonic bir şeklilde yinelenir­ler. Tedavide bunların analizi yapılır.

Obsesif Kişilik (Obsessive Personality), kişinin yapısındaki patern ve savunmaların yaşam boyunca yeralmasıdır. Böyle bir kişilik, obsesif savun­maları kullanır.

KÜLTÜREL FAKTÖRLER[4]: Zamanımızın tempo’sunun ve kültürel faktörle­rin, örneğin san’at performans’ı, rekor (not, dosya) tutma, maliye ve iş yöntemle­rinin uygulanmalarında, bu nöroz’un gün geçtikçe artmakta olduğundan şüphe yoktur. Modern toplum, bir dereceye kadar düzenli, derli toplu, sözün­de duran, işe zamanında gelen kimseleri daha takdir eder ve ödüller. Terapist’ler de, hekimliğin tüm diğer branşlarından daha dikkatli ve titiz olarak, başla­ma ve bitirme, zamanında olma öğeleri üzerinde duyarlıdırlar.

Başlangıç Yaşı

Saplantı-zorlantı bozukluğu genellikle genç yaşta başlar. Büyük çoğunlukla ortalama başlangıç 18-25 yaşları arasındadır. Küçük çocukluk yaşlarında bile görülebilir. Erkeklerde kadınlara göre daha erken yaşlarda başladığı görülür. Orta yaşlarda, hatta yaşlılıkta, ağır yaşam koşullan içinde, geç başlayan türleri vardır.

Sıklık ve Yaygınlık

Hastaların çoğunda belirtiler hafif olduğundan hekime gitmezler ve rahatsız oldukları belli olmaz. Bir kesimi hastalıklarını gizlerler; kimseye belli etmek istemezler; fakat kendi evleri içinde açıkça bellidir. Bir kesimi de yıllarca süren hastalığı artık benimsemişlerdir. Hastalık, kişi tarafından tanımlanmadıkça, bir yakınma olarak getirilmedikçe muayenelerle tanınması hemen hemen olanaksızdır. Bu nedenlerle bu bozukluğun sıklığını (incidence), yaygınlığını (prevalence) saptamak son derecede güçtür. Daha 1980’lere dek yapılan İngi­lizce yayınlarda bu hastalığın seyrek görüldüğü bildirilmekte ve tanınmış kitaplarda böyle yazılmakta idi. Oysa ki 20. yüzyılın başında Freııd ve Janet gibi araştırıcıların çok dikkatini çekmiş olan bu bozukluğun sık görüldüğü ve bu bilgilerin yanlış olması gerektiği yıllardan beri ülkemizde de gözleniyordu. Nitekim A.B.D. ve Kanada’da yapılandırılmış görüşme çizelgeleri ile yürütülen epidemiyolojik araştırmaların sonuçları 1980’lerin sonuna doğra yayınlandı ve bu hastalığın öyle nadir bir hastalık olmadığı anlaşıldı. Bu araştırmalara göre yaşam boyu yaygınlık oranı (life time prevalence rate) % 2.5-3 olarak bulunmuş ve bu ül­kelerde, majör depresyonlar, fobiler, alkol/ilaç kötü kullanımından sonra dördüncü sıklıkta bir bozukluk olduğu görülmüştür. A.B.D. araştırmaları erkek ve kadın arasında gö­rülme sıklığı bakımdan büyük bir ayrım olmadığını göstermektedir.

Türkiye Ruh Sağlığı Profili araştırmasına göre 12 aylık bir sürede sağlık ocaklarına başvuran hastalar arasında toplam saplantı-zorlantı hastalığı oranı % 0.5; kadınlarda (%0.6) erkeklere (%0.2) göre üç kat yüksek bir oran bulunmuştur. Ülkemizde bunaltı bozuklukları kadınlarda daha yüksek oranda görülmektedir; bunun nedenlerini araştırmalarla aydınlatmak gerekir.

Belirtiler ve Bulgular

Genel Görünüm ve Davranış

Bu tür nevrotik belirtilere yatkınlığı olan hastalar genellikle aşın titiz, düzenli ve ku­sursuzluk arayan kişilik yapısı gösterdiklerinden dışavuran davranışlarında düzenli, titiz, aşırı kontrollü ve kuralcıdırlar. Ancak hastalık oluştukça, yani saplantılı kişiliğin ötesinde saplantı-zorlantı belirtileri de ortaya çıkınca hastanın düzeni bozulabilir, hareketlerinde aşırı ikirciklilik, kararsızlık egemen olur.

Konuşma ve İlişki Kurma

Konuşma düzgün ve aşın derecede denetimlidir. Sözcükleri seçerek konuşur. En kü­çük bir eksik bırakmama çabası yüzünden ayrıntılıcılık belirgindir. İlişkilerinde sıkıcı ola­cak denli saygılılık, kuralcılık vardır,

Duygulanım

Saplantı ve zorlantılar hastayı son derece tedirgin eder. Hasta saplantı ve zorlantılarının kendisine çok büyük bunaltı verdiğini anlatır. Fakat herhangi bir nedenle zorlantılarını yerine getiremeyince bunaltı daha da artar. Böylece hasta bunaltıyı yatıştır­mak için zorlantılara başvurur, zorlantılar yineledikçe de bunaltısı artarak bir kısır döngü içine girer. Bunun yanısıra hastadan yaşam öyküsü alınırken, acı veren travmatik olayları duygudan yalıtılmış biçimde, sanki bir başkasının başından geçen olaylarmış gibi bir dille anlatır (yalıtma, isolation).

Bilişsel Yetiler

Bu hastalar genellikle zeki, bellekleri güçlü kişilerdir. Algı ve yönelim bozukluğu ol­maz. Çok süreğenleşmiş ağır türlerde bazen algı bozukluğu izlenimi edinilebilir. Örneğin kediye dokunmaktan kaçınan ve uzaktaki kediye değdim mi değmedim mi saplantıları yü­zünden elbiselerini temizlemeye veren hastalarda olduğu gibi. Böyle hastalar aslında kediye değmemiş olduklarını bilirler, fakat gene de saplantılı kuşkuları algılamalarını kesinlikten uzaklaştırır. Yineleyen saplantılar nedeni ile dikkat dağılabilir, verim düşebilir. Hastaların birçoğu yinelenen zorlantıları yaparken yaptım mı yapmadım mı kuşkusuna kapılarak yaptıklarını sanki hemen unutmuş gibi görünürler. Bunun gerçek bir bellek bozukluğu ol­duğu söylenemez.

Düşünce Süreci ve içeriği

Düşünce düzgün, eksiksiz, ayrıntıcı bir akış gösterir. Düşünce içeriğinde sık sık gelen, yineleyen, inatçı düşünce saplantıları (obsesyon) vardır. Hasta bunların saçma olduklarını fakat bir türlü engelleyemediğini söyler. Bir başka deyişle bu düşünceler benliğe yabancıdır (ego-dystonic), yabancı cisim gibidir. Hasta bunları kabul edemez; mantığına, görüşlerine, ahlâk anlayışına, inançlarına ters bulur. Bu düşüncelerden kurtulmaya çalışır. Fakat her­hangi bir düşünceyi atmaya çalışmak, ister istemez o düşünceyi kafada yaşatmaktır. Çaba­ladıkça artar, sıklaşır ve hasta çok bunalır.

Düşüncede iki-değerlilik (ambivalence) belirgindir. Sürekli ikirciklilik (tereddüt), ka­rarsızlık dikkati çeker. Sanki her düşüncenin bir olumlu, bir olumsuz yanı vardır. Bir şeyi kuralına göre yaptım mı yapmadım nu, düşündüm mü düşünmedim mi, yapsam mı yapma­sam mı kararsızlıkları ve obsesif kuşkuları içinde hasta ileri derecede bunalır ve çevresin­dekileri de sıkar. Kapılar, pencereler, havagazı musluğu, karyola altları tekrar tekrar kont­rol edilir. Geçtiği yerden acaba bir köpek de geçmiş olabilir mi, köpek pisliği arabasının kapısına değmiş olabilir mi, elini sıktığı insanlar tuvalete gittiklerinde ellerini yıkamamış olabilirler mi, kapı tokmakları, para vb. dışkı ile meni ile kirlenmiş olabilir mi kuşkuları düşüncelerini kaplar. Çeşitli eşyalara dokunmaktan kaçınmaya çalışır; dokunduğu zaman da el yıkamalar başlar. Kimileri bir yerde bir süre oturup kalktığında, bir yere ziyarete gitti­ğinde oturduğu koltukta, bulunduğu yerde bir şeyler unutmuş olabilir mi kuşkusu yüzünden tekrar tekrar bakarak araştırır. Bunlara kuşku saplantıları (obsesyonları) denir.

Kimi hastalarda evren nedir, uzayın ötesinde ne vardır? Tanrı var mıdır’.” Tanrı varsa Tanrıyı kim yaratmıştır? Tanrıyı yaratan bir şey varsa onu yaratan kimdir şeklinde uçsuz bucaksız metafizik saplantılar görülür. Kimilerinde kanser, kuduz, AIDS gibi hastalık saplantıları hastanın zihnini sarar ve bunlar fobi haline gelebilir. Kimi hastalarda sayma sap­lantıları bulunur ve bunlar, düşündükleri ya da gördükleri sayıları saymaktan kendilerini alamazlar. Otomobil plakaları, evlerin numaraları, apartmanların kaç kat olduğu sayılır. Kimilerinde de bu sayı sayma dışardan anlaşılmayan bir tutku halinde olur. Örneğin her­hangi bir düşünceye ya da eyleme başlamadan önce kafasında bir sayıı tutar; bunu saydıktan sonra eyleme geçer, fakat saydıktan sonra sayıp saymadığı konusunda kuşkuya düşer; tekrar sayar, yapılacak hareketi de yineler. Sayılan sayıların sıra ve düzeni bozulunca sayma yeni baştan yapılır. Belli sayılar uğurlu, belli sayılar uğursuzdur. Uğursuz sayıı akla gelince he­men uğurlusu ile uzaklaştırılmaya çalışılır.

Kötü, çirkin, ayıp, saldırgan bir şey düşünmek ya da yapmakla ilgili saplantılar sık görülür. Örneğin, ağzımı açarsam ayıp bir şeyler ağzımdan çıkar mı, deli olup çocuğumu boğar mıyım, birine saldırır mıyım, birinin cinsel organına bakar mıyım gibi. En bunaltıcı saplantılardan biri de Tanrıya küfürlerdir. Tanrı korkusu ve dine bağlılığı aşırı olan kişiler­de daha sık görülür. Kimi hastalar bu yüzden sık sık dualar okur, tövbeler eder, abdest alır, namaz kılarlar. Hastaların çoğu kuşkularını ve değişik saplantılarını yakınlarına, hekime tekrar tekrar sorarak çevrelerini yıldırırlar.

Hareket

Zorlantılar (kompulsiyon): Genel olarak saplantıları gidermek, onları yansızlaştırmak (nötralize etmek), etkisizleştirmek için yapılan zorunlu hareketlerdir. Belli yerlere dokunma ya da dokunmama; kapıları, pencereleri, havagazı musluklarını tekrar tekrar açıp kapaya­rak denetleme’, evdeki eşyaya birisi dokununca bu eşyanın temizlenmesi; saatlerce bulaşık ve çamaşır yıkama, yıkayıp durulama; saatlerce süren, belli bir düzen içinde yapılan ve dü­zeni bozulunca tekrar tekrar yapılan banyo ve en sık görülen bitmek bilmez el yıkama zorlantıları. Hasta bu hareketlerinin gereksiz ve saçma olduğunu bildiğini, fakat içinden gelen bir zorlantı ile bunları yapmak zorunda kaldığını anlatır. Bu hareketleri yapmazsa büyük bunaltısı olur; saçmalığını bildiği için bunları durdurmaya çalışır. Durduramayınca gene bunaltıya girer. Bu belirtiler öylesine ağırlaşabilir ki hasta günün büyük bir kısmını artık kalıplaşmış, törensel (ritual) nitelik kazanmış hareketleri yinelemekle geçirir. Başka bir işi yapamaz olur. Saplantı ve zorlantıların artması ile ağır bunaltı belirtileri içinde kalan hasta derin acı çeker; yaşamı felce uğrar, zaman zaman da belirgin çökkünlüğe girebilir.

50 yaşlarında bir kasaba imamı camide abdest alırken, dua okurken, namaz kıldırırken aklına sık sık Allaha küfür takıntıları geliyor ve abdestini, duala­rını yinelemek zorunda kalıyordu. Muayene için geldiğinde büyük sıkıntı ile yerlere kapanarak bu hastalıktan kurtarılmak için yalvarıyordu.

Fizik ve Fizyolojik Belirtiler

Bu hastalarda bunaltıya özgü fizyolojik belirtiler görülür. İleri derecede el yıkayanlar­da ellerin derisinde bol miktarda sabun ve deterjan izleri, hatta yaralar görülebilir. Çocuk­larda bazen tiklerle birlikte görülmesi dikkati çekmektedir.

Oluş Nedenleri

Biyolojik Etkenler

20-30 yıl öncesine dek bu bozukluğun daha çok ruhsal kökenli olduğu kabul edilirdi. Hastalığın sık görüldüğü araştırmalarla saptanınca ve bazı ilaçların etkili olabileceği gösterilince, bu bozukluğa karşı ilgi sanki yeni keşfedilmiş bir hastalık gibi arttı. Son 20-30 yılda, psikiyatrideki genel akıma koşut olarak saplantı-zorlantı hastalığının genetiği ve nörobiyolojisi üzerinde araştırmalar başladı. Bu arada, çocukluk, ergenlik ve delikanlılık çağında görülen Gilles de la Tourette hastalarında saplantıların ve zorlantıların sık görülmesi ile bu hastalığın bir tik bozukluğu türü olabileceği ileri sürüldü.

Toplumsal etkenler

Saplantı-zorlantı nevrozunun oluşunda toplumsal etkenlerin yeri kesinlikle aydınla­tılmamış olmakla birlikte saplantı-zorlantılı kişilik yapısının toplumsal tutumlarla bağ­lantısı olabileceğine ilişkin veriler vardır. Titiz, kuralcı, törenci, özellikle çocukluk çağında aşırı kuralcı ve disiplinci eğitim veren toplumlarda düzenli, temizliğe fazla değer veren, zaman ve düzen kavramı daha güçlü gelişmiş kişilikler yetiştiği kabul edilebilir. Böyle bir toplum için Japon toplumu örnek verilmektedir. Fakat Japon toplumunda saplantı-zorlantı nevrozunun başka toplumlara göre daha sık görüldüğüne ilişkin bir bulgu yoktur. Ancak, bu nevrozun üst sosyo-kültürel düzeydeki kesimlerde ve tuvalet eğitimine aşırı düşkün, utanç, suçluluk, günah duygularını fazla geliştiren ailelerde daha sık görüldüğü sanılmak­tadır. Ancak, bu konuda iyi düzenlenmiş araştırmalar olduğunu söylemek güçtür.

Freud dinlerin oluşunda obsesif-kompulsif düzeneklerin önemine işaret etmiş; hatta dini bir saplantı-zorlantı nevrozu olarak görmüştür. Ona göre dinsel törenler ve ibadet bire­yin içindeki olumsuz, yasak dürtüleri bastırmak için kullanılan yineleyici, kalıplaşmış karşıt tepki kurma (reaction formation) ve yapma-bozma (undoing) düzeneklerinden başka bir şey değildir. Toplumumuzda çok sık görülen uğursuzluğa karşı birkaç kez tahtaya vurma, güzel bir çocuk görüldüğünde maşallah, tuh tuh gibi sözler söyleme aslında nevroz belirtisi olma­sa bile; bunlar inanılan bir kötülüğü, uğursuzluğu kovmak için yapılan ve büyüsel düşün­ceyle dayalı zorlantılı devinimlerdir.

Psikodinamik Etkenler

Son yıllarda saplantı zorlantı hastalığında psikanalitik kuramın geçerli olmadığına ilişkin görüşler artmakta, nörobiyolojik çalışmalar ağırlık kazanmaktadır. Kuşkusuz za­manla bu yaygın ve çok acı verici hastalığın tümden bir beyin hastalığı olduğunun kanıt­lanması ve ilaçlarla kökünden kazınabilmesi olasıdır. Ancak, bu hastalıkta psikanalitik sa­ğaltımın başarısızlığı kanıtlanmış olsa bile psikanalitik kuramın getirdiği özgün açıklamaların ve düzeneklerin tümden geçersiz olduğunu söylemek kolay değildir.

Psikodinamik etkenleri açıklayabilmek için önce obsesif-kompulsif kişilik yapısını psikanalitik açıdan özetlemek gerekir. Klasik psikanalitik kurama göre obsesif-kompulsif kişilik anal kişilik özellikleri taşır ve anal dönemde saplanma (fixation) belirtileri gösterir. Bu belirtiler: cimrilik, aşırı düzenlilik, aşırı titizlik, inatçılık, kararsızlıktır. Anal dönemde saplanmanın anlamı şöyle özetlenebilir: Anal dönemde çocuğun dürtülerinde iki yönlülük, iki-değerlilik (ambivalence) belirgindir. Dışkının, sidiğin içerde ya da dışarı bırakılması birbirine karşı iki yönlü istek ve eylemdir. Yani iki yaşına giren çocuk, yaşamında ilk ola­rak dürtüsel yönden yüklü, fakat birbirine karşıt iki yetiyi (tutma ve boşaltma-retention, elimination) kullanabilme durumuna gelmiştir. Fakat bu yetinin kullanılması başlangıçta kendisinin değil, annenin isteğine ve onun eğitim biçimine bağlıdır. Çocuğun doğal yapısında oluşan bu birbirine karşıt iki eğilim toplumla, çevreyle, aileyle sürtüşmeye yol açar. Çocuğun anal bölge ve işlevlerinin aşırı denetlenmesi, annenin, ailenin istediği zamanda, istediği yerde dışkılama ve işeme büzgeç (sfenkter) kaslarının işletilmeye zorlanması aile­de, toplumda bu işlevlere aşırı önem vermenin göstergesidir. Bu yüzden bu dönemdeki saplanma karşıt iki-değerli (ambivalent) tutum ve duyguların artmasına neden olur. Kişi her eylemin bir olumlu bir olumsuz yanı arasında bocalar. Saplantı-zorlantı nevrozunda da her istek, düşünce ve eylemin bir olumlu, bir olumsuz yanı vardır. Obsesif kişilikte anal dö­neme özgü kirlilik, karşıtçılık, saldırganlık, inatçılık eğilimlerine karşı belli savunma düze­neklerinin yerleştiğini görürüz. Bunların en önemlileri karşıt tepki kurma (reaction formation), yalıtma (isolation), yer değiştirme (displacement) savunma düzenekleridir.

Davranışçı Görüş

Davranışçı görüşe göre, saplantılar ve zorlantılar örnek alınarak öğrenilmiş davranış­lardır. Bir bakıma bunlar belli sorunları çözmek için bulunmuş, yavaş yavaş koşullandırılmış davranış örüntüleridir. Bunların altında bilinçdışı yasak dürtüler aramak gerekmez. Öğrenilmeyle kazanılmış yanlış davranışlardır. Ters öğrenmeyle bunlar bırakılabilir, söndürülebilir. Saplantı-zorlantı bozukluğunda öbür sağaltım türlerine göre daha etkili olduğu anlaşılan davranış terapisinin temeli bu noktaya dayanmaktadır. Ancak, davranışçı­lar şu noktayı tam anlamıyla açıklayamamaktadırlar: Uzun yıllar belirgin saplantı-zorlantı bozukluğu göstermeyen bir insan nasıl oluyor da yaşamının bir döneminde birdenbire ya da kısa bir süre içerisinde, ağır obsesif-kompulsif nevroz belirtileri göstermeğe başlıyor. Dav­ranışçı okulun görüşlerinin geçerliği bir dereceye kadar kabul edilse bile saplantı-zorlantı nevrozunun psikodinamik açıklaması bu hastalığın anlaşılması bakımından son derecede önemlidir.

Ayırıcı Tanı

Şizofreninin, özellikle başlangıç döneminde, hastada saplantı-zorlantı bozukluğundakine benzer belirtiler olabilir. Dikkatli bir gözlem ve izleme ile şizofreninin başka belirtile­rinin saptanması tanıya götürür. Şizofrenideki saplantılar ve zorlantılar genellikle acayiptir ve kalıplaşmış yinelemeler biçimindedir (stereotipiler).  Ayrıca hastada bunaltı azdır ya da künt duygulanım vardır. Saplantı-zorlantı bozukluğunda ise çok bunaltı vardır. Şizofrenik genellikle saplantı ve zorlantılarını önlemek için uğraşmaz, bunların kendisine çok sıkıntı verdiğini, yaşamını kısıtladığını belirtmez.

Tipik fobik bozuklukta fobiye özgül korkular vardır. Zorlantılı yinelemeler yoktur. Saplantı-zorlantı hastalığı olanların bir çoğunda fobiler de bulunabilir. Nitekim. P. Janet bu iki bozukluğun tek bir hastalık olduğunu ileri sürmüş, buna “psikasteni” adım vermişti.

Saplantı-zorlantı hastalarında hafif ya da ağır çökkünlük durumu sıklıkla görülür. Çökkünlüğün tanınması sağaltımda son derece önemlidir. Kimi çökkün hastalarda özellikle hastalıkla, sevdikleri, merak ettikleri kişi ve durumlarla ilgili saplantılı kuruntular olabilir. Klinikte her iki bozukluk sıklıkla birlikte görülebilir. Örneğin saplantı-zorlantı bozukluğu olan bir kişide ek tanı (komorbid) olarak çökkünlük tanısı da konur.

Çocuklarda görüldüğünde Gilles de la Tourette ya da başka tik hastalıkları da düşü­nülmeli, Tik bozukluğu belirtileri araştırılmalıdır.

Gidiş ve Sonlanış

Saplantı-zorlantı bozukluğu genellikle süreğen, direngen (inatçı) bir hastalıktır. Baş­langıçta hastalar saplantılarını, zorlantılarını gizlemeye çalışırlar. Bunları kendileri anlam­sız, gereksiz buldukları için belli etmemeğe çalışırlar. Kendi çabaları ile yenebileceklerini düşünürler. Yıllarca çabaladıktan sonra hekime başvururlar. Belirtiler arttıkça ve yayıldıkça hastanın yaşamı kısıtlanır, verimi düşer, çevresindekiler bıkar ve ancak böyle bir durumda hekime başvururlar. Hekime geldiklerinde çoğu artık iyice süreğenleşmiştir. Araya panik, çökkünlük gibi bir bozukluk girerse hekime başvurma daha erken olabilir. Saplantılar ve zorlantılar arttıkça hastanın uyumu bozulur; işine bakamaz, çevresi ile ilişkilerini sağlıklı yürütemez. Eskiden bu rahatsızlığa iyileşmez gözü ile bakılırdı. Son 20-30 yılda geliştiril­miş olan ilaçlarla ve davranış sağaltımı ile hastalıkta belirgin düzelme olabilir. Çok ağır derecede belirti gösterenlere saplantı-zorlantı psikozu tanısının konması önerilmiştir.

Sağaltım

  1. Psikanaliz ya da psikanalitik yönelimli psikoterapi uzun yıllar en etkili sağaltım yöntemi olarak bilinmiştir. Fakat, uzun süren yoğun psikanalitik sağaltıma karşın sonuçlar çok yüz güldürücü sayılmaz. Bu hastalar özellikle geçmiş travmatik yaşantılarına karşı ağır duygusal yalıtım (isolation) yaptıklarından yaşam olayları bütün ayrıntıları ile fakat duygu­dan yalıtılmış biçimde anlatılır. Bu nedenle sağaltımda hastalarda büyük ve uzun süren di­renç görülür. Ağır hastalarda yıllarca süren psikanaliz sonuçsuz kalabilir. Ayrıca, bu has­talarda değişmeye ve değişikliklere karşı direnen katı bir kişilik yapısı da sağaltımı zorlaştırır.
  2. Bilişsel-Davranışcı Sağaltım: Değişik davranış sağaltımı arasında en etkin yönte­min yaşayarak alıştırma (in vivo exposure) olduğu anlaşılmaktadır. Bu yöntemde hasta bütün belirtilerini hafiften ağıra, kolaydan zora doğru bir liste içinde sıraya sokar. En hafif ve en kolay belirtilerden giderek ağırlaşan ve zorlayan belirtilere doğra üstüne giderek alış­tırmalar yapılır. Örnek: Elleri kirlenecek diye bir yere dokunmayan bir kişiye önce kolay dokunabileceği şeylere dokunma; el yıkamayı artan sürelerle erteleme; el yıkama sürelerini ve yıkama sayılarını giderek azaltma alıştırmaları yaptırılır. Dokunma ile ortaya çıkan bu­naltıya dayanma ya da bunaltının artmasını isteyerek daha çok dokunma; el yıkamayı azaltırken de bunaltıya katlanma ya da bunaltının gelmesini, artmasını isteme (paradoxical intention) öğretilir. Bu sırada hastanın bunaltısını yatıştırıcı gevşeme yolları öğretilir. Ayrıca, bilişsel egzersizlerle hastaların kendilerini başka konulara, başka düşüncelere, başka etkinliklere yönlendirmeleri öğretilir.
  3. İlaç ve başka fiziksel yöntemler: Hastada çökkünlük varsa antidepresan ilaç gerek­lidir. Üstüne giderek alıştırma sağaltımı ile birlikte klomipramin’in (günlük doz 75-150 mg) ve serotonin geri alım engelleyicilerinin oldukça iyi sonuçlar verdiği görülmüştür. Fluoksetin (20-60 mg), fluvoksamin (200-300 mg, paroksetin (20-60 mg), setindin (100- 200mg), sitalopranı (20-60 mg) dozlarda kullanılması önerilir. Benzodiazepinler, nöroleptikler, elektrokonvulsif sağaltım etkisizdir. Çok ağır, süre­ğen, sağaltıma dirençli hastalarda kimi ülkelerde seyrek olarak prefrontal lobotomi uygu­lanmaktadır.

Saplantı-zorlantı bozukluğunda hastaları uğraşılara yöneltmenin çok büyük yararları vardır. Hastanın zevk aldığı bir uğraş saplantıları, zorlantıları azaltır. Kadın hastalar sık­lıkla hastalıklarını ev işlerine aktararak aşırı titizlikleri nedeniyle evde büyük baskı, dene­tim kurarlar; ev temizliği hastalığın kendisi olur ve bu titizlik, temizlik hastalığı çevreden de pekiştirilir. Bu tür hastalarda evin dışında değişik uğraşıların bulunmasına çalışılmalı­dır.

En Sık Görülen Takıntı Türleri[5]

  1. Temizlik Takıntıları
  2. Şüphe ve Kontrol Takıntıları
  3. Düzen Takıntıları
  4. Dua Etme, Sayma, Tekrarlama Takıntıları
  5. Hastalık Takıntıları
  6. Saldırganlık Takıntıları
  7. Cinsel Takıntılar
  8. Dini Takıntılar
  9. Metafizik Takıntılar
  10. Büyüsel Takıntılar
  11. Biriktirme Takıntıları
  12. Eli Ağır İnsanlar: Obsesif Yavaşlık

DSM-5’e  baktığımızda Obsesif-Kompulsif Bozukluk ile İlişkili Bozukluklar adı altında değerlendirildiğini görüyoruz.

Takıntı-Zorlantı Bozukluğu (Obsesif-Kompulsif Bozukluk) ve İlişkili Bozukluklar[6]

Takıntı-Zorlantı Bozukluğu (Obsesif-Kompulsif Bozukluk)

  1. Takıntıların (obsesyonların), zorlantıların (kompulsiyonların) ya da her ikisi­nin birlikte varlığı:

Takıntılar (obsesyonlar) (1) ve (2) ile tanımlanır:

  1. Kimi zaman zorla ve istenmeden geliyor gibi yaşanan, çoğu kişide belirgin bir kaygı ya da sıkıntıya neden olan, yineleyici ve sürekli dü­şünceler, itkiler ya da imgeler.
  2. Kişi, bu düşüncelere, itkilere ya da imgelere aldırmamaya ya da bunları baskılamaya çalışır ya da bunları başka bir düşünce ya da eylemle yüksüzleştirme (bir zorlantıyı yerine getirerek) girişimlerinde bulunur.

Zorlantılar (kompulsiyonlar) (1) ve (2) ile tanımlanır:

  1. Kişinin takıntısına tepki olarak ya da katı bir biçimde uyulması gere­ken kurallara göre yapmaya zorlanmış gibi hissettiği yinelemeli dav­ranışlar (örn. el yıkama, düzenleme, denetleyip durma) ya da zihinsel eylemler (örn. dinsel değeri olan sözler söyleme, sayı sayma, sözcük­leri sessiz bir biçimde yineleme).
  2. Bu davranışlar ya da zihinsel eylemler, yaşanan kaygı ya da sıkıntıdan korunma ya da bunları azaltma ya da korkulan bir olay ya da durumdan sakınma amacıyla yapılır; ancak bu davranışlar ya da zihinsel eylemler, yüksüzleştireceği ya da korunulacağı tasarlanan durumlarla gerçekçi bir biçimde ilişkili değildir ya da açıkça aşırı bir düzeydedir.

Not: Küçük çocuklar bu davranışlarının ya da zihinsel eylemlerinin amaçlarını dile getiremeyebilirler.

  1. Takıntılar ya da zorlantılar kişinin zamanını alır (örn. günde bir saatten çok zamanını alır) ya da klinik açıdan belirgin bir sıkıntıya ya da toplumsal, işle ilgili alanlarda ya da önemli diğer işlevsellik alanlarında işlevsellikte düş­meye neden olur.
  2. Takıntı-zorlantı belirtileri, bir maddenin (kötüye kullanılabilen bir madde, bir ilaç) ya da başka bir sağlık durumunun fizyolojiyle ilgili etkilerine bağla­namaz.
  3. Bu bozukluk, başka bir ruhsal bozukluğun belirtileriyle daha iyi açıklana­maz (örn. yaygın kaygı bozukluğunda olduğu gibi aşırı kuruntular; beden algısı bozukluğunda olduğu gibi dış görünümle aşırı uğraşma; biriktiricilik bozukluğunda olduğu gibi sahip olduklarını elden çıkartmakta ya da onlar­la ilişkisini kesmekte güçlük çekme; trikotillomanide [saç yolma bozuklu­ğu] olduğu gibi saçını yolma; deri yolma bozukluğunda olduğu gibi derisini yolma; basmakalıp davranış bozukluğunda olduğu gibi basmakalıp davra­nışlar; yeme bozukluklarında olduğu gibi törensel yeme davranışı; madde ile ilişkili ve bağımlılık bozukluklarında olduğu gibi maddeleri ya da kumar oynamayı düşünüp durma; hastalık kaygısı bozukluğunda olduğu gibi bir hastalığının olduğunu düşünüp durma; cinsel sapkınlık bozukluklarında olduğu gibi cinsel itkiler ya da düşlemler; yıkıcı bozukluklarda, dürtü de­netimi ve davranım bozukluklarında olduğu gibi dürtüler; yeğin depresyon bozukluğunda olduğu gibi suçlulukla ilgili düşünsel uğraşlar; şizofreni açı­lımı kapsamında ve psikozla giden diğer bozukluklarda olduğu gibi dü­şünce sokulması ya da sanrısal uğraşlar ya da otizm açılımı kapsamında bozuklukta olduğu gibi yinelemeli davranış örüntüleri).

DSM-5’e göre Obsesif-Kompulsif Bozukluk ile İlişkili Bozukluklar[7]

  • Beden Algısı Bozukluğu (Vücut Dismorfik Bozukluğu)
  • Biriktiricilik Bozukluğu
  • Trikotillomani (Saç Yolma Bozukluğu)
  • Deri Yolma Bozukluğu
  • Maddenin/İlacın Yol Açtığı Takıntı-Zorlantı Bozukluğu ve İlişkili Bozukluk
  • Başka Bir Sağlık Durumuna Bağlı Takıntı-Zorlantı Bozukluğu ve İlişkili Bozukluk
  • Tanımlanmış Diğer Bir Takıntı-Zorlantı Bozukluğu ve İlişkili Bozukluk
  • Tanımlanmamış Takıntı-Zorlantı Bozukluğu ve İlişkili Bozukluk

Son olarak da takıntıya akraba hastalıkların listesine göz atalım;

Takıntıya Akraba Hastalıklar[8]

  1. Tik Bozukluğu
  2. Çirkinlik Takıntıları
  3. Hastalık Hastalığı
  4. Kıl Koparma Hastalığı
  5. Zayıflama Hastalığı
  6. Kumarbazlık
  7. Hırsızlık Hastalığı
  8. Kundakçılık Hastalığı
  9. Alışveriş Hastalığı
  10. Seks Bağımlılığı

Hakan TOKGÖZ

Klinik Psikolog – Konya

0551 111 65 04

Kaynaklar;

Takıntılar, Oğuz TAN, Timaş yayınları, 2004, İstanbul

DSM-5, Hekimler Yayın Birliği, HYB yayıncılık

Freud ve Psikanalizin Temel İlkeleri, Prof. Dr.  İsmail ERSEVİM, Nobel Tıp Kitabevleri, 1997

Ruh Sağlığı ve Bozuklukları, Prof. Dr. Orhan ÖZTÜRK, Nobel Tıp Kitapevi, Ankara, 2014

[1] Takıntılar, Oğuz TAN, Timaş yayınları, 2004, İstanbul

[2] Ruh Sağlığı ve Bozuklukları, Prof. Dr. Orhan ÖZTÜRK, Nobel Tıp Kitapevi, Ankara, 2014

[3] Freud ve Psikanalizin Temel İlkeleri, Prof. Dr.  İsmail ERSEVİM, Nobel Tıp Kitabevleri, 1997

[4] Freud ve Psikanalizin Temel İlkeleri, Prof. Dr.  İsmail ERSEVİM, Nobel Tıp Kitabevleri, 1997

[5] Takıntılar, Oğuz TAN, Timaş yayınları, 2004, İstanbul

[6] DSM-5, Hekimler Yayın Birliği, HYB yayıncılık

[7] DSM-5, Hekimler Yayın Birliği, HYB yayıncılık

[8] Takıntılar, Oğuz TAN, Timaş yayınları, 2004, İstanbul

 

Leave a Reply